Ahmet Tatar
“Sen kimsin? Nereden aldın? Kime, neye göre dağıtıyorsun?” diyemiyoruz. İçimizden geçmiyor değil ama susmanın güvenli alanında kalmayı tercih ediyoruz.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, hafta sonu Antalya’ya çıkarma yaptı. Konvoyundaki otomobilleri, cipleri, otobüsleri saymak mümkün değil. Bu hepimizin alıştığı görüntüler. Artık haber değeri kalmadı. Şaşırmıyoruz.
Öyle ya ne denmişti “İtibardan tasarruf olmaz” o kadar.
“Olur!” demeye artık “dokunulmazlık” bile yetmeyebiliyor. Her şey bir fezlekeye bakıyor.
Pazar akşamı, Haşim İşcan Kültür Merkezi’nde büyük tevazu insanı Neşet Ertaş’ın türkülerinin senfonik hali ile dinlemeye giderken, Dokumapark’ın yanında polis yığınağını görünce Cumhurbaşkanının orada olduğunu tahmin ettik.
Biz Neşet Baba’nın “havalandırdığı” türkülerdeki insanı, aşkı başka bir solukla dinler, onun “Kadınlar insan, biz insanoğluyuz” sözünü hatırlarken, Dokumapark’ta bambaşka bir diyaloğ yaşanıyormuş.
Cumhurbaşkanı, Dokumapark’ta “Kadınlarla Büyük Türkiye Yolunda” adıyla “büyük” bir toplantı yapıyor. Toplantıyı “demokrasi tarihi açısından son derece önemli” bir yerde yaptıklarını söyleyen Erdoğan, eski dokuma fabrikasının temellerinin, 5 Ocak 1956’da Celal Bayar ve Adnan Menderes tarafından atıldığını belirtip, ardından da bir çok kez yaptığı gibi sözü 1960 darbesine getiriyor ve daha önce duyduğumuz cümleleri kuruyor.
Fakat nedense zamanında yüzlerce işçinin çalıştığı bu fabrikanın kendi döneminde, 2004 yılında zarar ettiği gerekçesiyle kapatıldığını sanırım unutuyor.
Orduya üniforma üreten, sadece üretim yerini değil aynı zamanda çalışanlar için onlarca sosyal tesisi içeren fabrika, yıllarca çürümeye terkedilmiş. Yıllarca elden ele geçip, harabe haline gelen dokuma fabrikası, sonunda kuruluş amacının çok dışında park olarak yeniden açılmış. Dokumapark Antalya’da şehir içinde kalmış az sayıdaki yeşil alanlardan biri.
İşte böyle bir mekanda Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile orman köylüsü Saadet Ekiz arasında yaşanan diyalog ülkemizin, insanımızın bugün geldiği nokta açısından çok şey anlatıyor.
Son derece “demokratik” bir havada geçen toplantıda demokrasinin sınırları bu diyalogla aslında kalınca çiziliyor.
“Demokratik havaya” kapılan Saadet Abla mikrofonu alıp , “Bir bardak çay 5 lira, 1 kilo süt 10 lira” diyerek sütün ucuzluğundan, yem fiyatlarının yüksekliğinden dert yanıyor. Orköy’den aldığı ve 60-70’e çıkan hayvan sayısının kırklara indiğini söyleyip biraz “yoldan çıkınca”, Cumhurbaşkanının “O hayvanları sana kim verdi” sorusuyla karşı karşıya kalıyor.
Saadet Abla, çizgiyi aştığını fark edip, bir süre ne diyeceğini şaşırarak suskun kaldıktan sonra, mahcubiyetle “Tabi ki de siz” diyerek durumu toparlamaya çalışıyor.
Bu konuşmayı duyan bir çok insan gibi benim de aklıma Atıf Yılmaz’ın “Kibar Feyzo” filmi geldi.
Maho Ağanın “nankör” marabayı hizaya getirmek için “Vallahi satarım köyü ha!” sözünü hatırladım. Öyle ya “Hepinizi ben doyurirem, avradınızi ben alırem, öküzünüzü, sabanınızı ben verirem…”
Başta susan maraba, filmin sonunda kazan kaldırıyordu ama Maho Ağaya esas soruyu sormuyordu. Şimdi Ruhsati Babanın dilinden biz soralım o soruyu. Bakalım cevabı ne ola ki?
“Beri gel beri ki gözümün nuru
Bu kadar parayı sana kim verdi
Bazı fukaraya bulma kusuru
Mesti kundurayı sana kim verdi
Anadan doğunca kürkün var mıydı
Üryan gelmedin de börkün var mıydı
Torba torba mecidiyen var mıydı
Tükenmez parayı sana kim verdi
Dinle RUHSATİ’yi ne diyem sana
Sana bir öğüttür sanma ki çene
Çalışmayla verse verirdi bana
Bu köşkü sarayı sana kim verdi”