Ahmet Tatar
İhtimal vermiyorduk zira devletin onu mutlaka koruduğunu, izlediğini düşünüyorduk. Meğer boş düşünüyormuşuz. Evinin önünde, eşinin çocuklarının az ötesinde otomobili ile havaya uçurdular Uğur Mumcu’yu.
30 yıldır aynı sokakta, gerçek katiller hala bulunamadığı için faili meçhul olarak anılıyor. Ardından en yetkili ağızlardan verilen “sözler” hala boşlukta duruyor. Defalarca katıldım bu anmalara. Bu kez uzaktayım. Başka türlü anmalıyım.
Bir gazeteciyi, yazarı anmanın, ona yakın olmanın, onunla konuşmanın en güzel yolunun onun yazdıklarını yeniden okumak olduğuna karar kılarak kitaplarından birini tekrar okumaya karar veriyorum.
En bilinenlerden, Uğur Mumcu adı ile özdeşleşen bir kitap seçiyorum Sakıncalı Piyade.
Benim de aynı statüde bir dizi askerlik anım olduğundan kitabın adını kendime yakın buluyorum. Üstelik dağıtım yerimiz de Ağrı. O Patnos’da, ben de bir yılımı Doğubeyazıt’ta geçirdim. Yedek subaylık onun elinden alınmış ama benim yedek subaylığıma dokunmadılar. Fakat bilen bilir yaşananlar çok benziyor…
Uğur Mumcu Sakıncalı Piyade’de 12 Mart döneminde yaşadıklarını trajikomik bir dille anlatıyor. AST’da yüzlerce kez sahnelenen Sakıncalı Piyade’yi yeniden okumaya başladığımda, kendi yaşadıklarımla ilgili benzerlikler yanında, ülkemizde bugün yaşananlar arasında da şaşırtıcı benzerliklere rastladım.
Aradan 50 yıl geçmesine rağmen ülkemizde demokrasiye, insan haklarına, hukuka olan yaklaşımın çok da değişmediğini üzülerek bir kez daha gördüm.
Mumcu’nun arandığını öğrenince teslim olmak için karakoldan, savcılığa, emniyetten Mamak’a kadar her yeri araması ve sonunda “kaçma şüphesiyle” tutuklanması tanıdık değil mi?
Uğur Mumcu’nun Mamak Cezaevi’nde yaşadığı ve sonradan gülmece olarak anlattıklarının daha beteri 10 yıl sonra 12 Eylül’de yeniden yaşanmadı mı?
Peki, daha yakınlarda Mamak Cezaevi’nin bu kez de “Cami bombalayacaklar” “Denizaltıyı patlatacaklar” denilerek tutuklanan Türk Ordusu’nun subaylarına ev sahipliği yapması sizce de trajikomik değil mi?
***
Kitapta, bu güne ilişkin en ilginç benzerliklerden biri de “Molla Bozuntusu” davası.
Özetle, İlhan Selçuk kamuoyunda Cevdet Sunay ve bazı başka siyasilerin “Anayasa sosyalizme kapalıdır” demeçleri üzerine Cumhuriyet’te bir yazı yazıyor.
Yazıda “Bir molla bozuntusu da çıkıp, Anayasa sosyalizme kapalıdır dedi” şeklinde bir cümle kullanınca basın savcıları derhal harekete geçip Cumhurbaşkanı’na hakaretten dava açıyorlar.
Fakat dava açıldıktan sonra Başbakan Demirel duramıyor ve bu sözle asıl kendisine hakaret edildiğini ileri sürüp davacı olunca mahkeme, iki arada bir derede kalakalıyor.
Bu söz kime söylendi?
Bilirkişiler, raporlar derken İlhan Selçuk’a Cumhurbaşkanı’na hakaretten dava açılmışken Başbakan’a hakaretten ceza veriliyor. Uğur Mumcu’nun savunma avukatı olduğu bu dava daha sonra Yargıtay’ca bozuluyor.
Olayı anlatan Uğur Mumcu hikayenin sonunda soruyor :
“Ben de o günden bu yana merak eder dururum. Yahu, kim bu molla bozuntusu?”
Bu anlatılanlar size de İstanbul’da görülen bir davayı hatırlatmıyor mu?
O mahkemede Uğur Mumcu’nun sorusu 50 yıl sonra “Kimdir bu ‘ahmaklar’” diye yeniden soruluyor. Bu soruya mahkemenin bulduğu cevap, çift dikiş belediye başkanı seçilmiş İmamoğlu’nun görevine son verilmesi ve siyaseten yasaklanması.
İşte üstat, hayatta olsan ne derdin bilinmez ama 50 yılda hukukta, demokraside aldığımız mesafe bu. Sana karşı mahcubuz. Ne desen yeridir.
Ruhun şad olsun.
Korkarım biz bu gidişle senin anlatılarını daha çok tekrar eder, yaşarız.