84 yıl önceki kentin 60 bin olan nüfusunun yarıdan fazlası, enkazda yaşamını yitirmişti. Hemen her yapının altında kalan yada yaralananların dışında, hayata tutunmaya çalışanlar travmayla kıvranıyordu.
Bölgede hiç sağlam yapı kalmamıştı.
Kentte sadece Almanların yaptığı istasyon binası felakete direnmişti. Birkaç da tek katlı bina ile tek kat üzerine yapılan hapishane ayakta kalabilmişti.
Ağır kış koşulları altında geriye kalan yaralı halk ve kamu görevlilerinden hiçbir fayda sağlanamıyordu.
Erzincan, elektriksiz, susuz, iletişimsiz, adeta ölümü soluyordu.
O çaresiz saatlerde, bir cumhuriyet savcısının aklına kurtuluşu getirebilecek çıkış formulü geldi.
Türk sosyoloji tarihine geçen olayın kahramanı, Erzincan Cumhuriyet savcısı İzzet Akçal’dı.
Savcı Akçal, adam öldürme, gasp, hırsızlık, eşkıyalık, adam yaralama, kaçakçılık gibi suçlardan mahkûm olanların, yıkılmayan hapishanede olduklarını öğrendi.
Derhal mahkûmları topladı. Ve onlara konuştu:
”Şimdi sizi serbest bırakıyorum” dedi…
”Tek şartla serbest kalacaksınız. Kurtarma faaliyetimizde görevlendiriyorum hepinizi. Çevre ile tüm irtibatımız kesildi. Aranızda çevre ilçe ve köylerden olanlar varsa, iki günlüğüne köyünüze gidip ailelerinizi bulup kurtarın, görüşün, onlarla buluşun, güç verin.”
Özgürlüğe susayan mahkûmlar şaşkın şekilde dinlerken savcı devam etti:
”Ancak bir şartım var. Hiçbiriniz kaçmayacaksınız. Önünde sonunda buraya döneceksiniz. İşiniz bitince cezaevine geleceksiniz.”
Mahkûmlar, hiç durmadan hapishaneden köylerine dağılıp arama kurtarma faaliyetlerine katıldılar. Yorgun argın görevi tamamlayınca da hapishaneye döndüler… Sabah yeniden koğuşlardan çıkıp kurtarma faaliyetinde akşama kadar canhıraş uğraştılar.
Hapishane, gece dinlenme yerleri olmuştu.
Cumhurbaşkanı İnönü’nün, bölgedeki incelemesi sırasında ise bir köy yakınında İnönü’nün trenine mahkûmlardan biri binmek ister.
Muhafızlar adamın trene binmesine karşı koyunca, muhafızların direnişine doğru gelen İnönü ‘ye bir mahkûm yaklaşıp konuşur:
”Efendim, ben savcı beye söz verdim. Kurtarma çalışmalarına trenle hızla gideyim de enkaz altındaki depremzedelere belki böyle ulaşabilirim.”
İnönü, bu sözlerden etkilenir, mahkûmu trene alır.
Böylece, Cumhuriyet tarihinin en büyük depreminde, Erzincan hapishanesinin mahkûmları yüzlerce insanı kurtarmış oldular. Ve sonra yeniden hapishane koğuşlarına döndüler.
Sonra ne mi oldu?
Savcı Akçal, Cumhurbaşkanı İnönü’ye, Meclis başkanına ve başbakana durumu telgrafla bildirip, mahkûmlara af çıkarılmasını teklif etti.
Özetle, 26 nisan 1940 tarihinde, depremin üstünden geçen dört ay sonra, özel af kanunu Resmi Gazete’de yayımlanıp, yürürlüğe girdi.
Depremin görünmez kurtarma ekibini oluşturan 241 mahkûm böylece depremden kurtulan ailelerinin de yanlarına döndüler.
7.9 şiddetindeki o büyük depremden 84 yıl sonra, 6 şubat 2023 tarihinde 11 kenti büyük oranda etkileyen 7.7 ve 7.6 şiddetindeki ”Asrın felaketi” diye adlandırılan Pazarcık merkezli depremin, ilk 48 saatinde neden bir Erzincan Cumhuriyet Savcısının, savcılarının olmadığını sorgulamamız gerekmiyor mu bugün?
Enkaz altında kalan on binlerce insan soğuktan donarak, kurtarılmayı beklerken hayatını kaybettiği o ilk 48 saatteki çaresizliği nasıl unutacağız?
Vicdanlardan bu vebali, liyakatsizliği, organizasyon beceriksizliğini nasıl sileceğiz?
Hayallerini bile çaldığımız bölge kadınlarının ruhumuzu delip geçen feryatlarını, anasız babasız kalan çocukların gözyaşlarını nasıl dindireceğiz?
Şimdi sormayacak mıyız;
Ne oldu o savcılarımıza?
Not: O cumhuriyet savcısı İzzet AKÇAL, merhum Başbakan Mesut Yılmaz’ın amcasıdır.