EMRAH KOLUKISA
Yaşadığımız tuhaf ve gerilim yüklü zamanlar bizi belki bazı konularda duyarsızlaştırdı ve normal şartlar altında hayret etmemiz gerekecek olaylara karşı bir bağışıklıkla donattı ama yakın geçmişimizin en travmatik olaylarından biri olan 15 Temmuz darbe girişiminin hafızalarımızdaki anısı hâlâ taze. En azından bazılarımız için. Almanya’da yaşayan yönetmen Türker Süer’in bu geçen yıl Türkiye’deki festivallerde izleyiciyle buluşan son ve Adana’da Yılmaz Güney Ödülü kazanan son filmi “Gecenin Kıyısı” işte o meşum gecede geçiyor. Film Ahmet Rıfat Şungar ve Berk hakman’ın oynadığı iki erkek kardeş üzerinden toplumda yaratılmış kutuplaşmayı ve belki de ‘kardeş kavgası’nı işliyor gibi görünse de aslında daha derin ve daha temel bir meseleyle ilgileniyor. Tüm bunları elbette izlediğinizde daha iyi değerlendirecek ve kendi sonuçlarınıza varacaksınız ama filmi izledikten sonra (ya da izlemeden önce) Türker Süer ile yaptığımız söyleşiyi okumak zihninizde daha net bir manzaranın oluşmasına yardımcı olabilir. Buyurun…
‘DARBE FİLMİ YAZACAĞIM DİYE BAŞLAMAMIŞTIM’
15 Temmuz darbe girişiminin yaşandığı gece birçok bilinmezi de barındıran bir gece. Kimse o gece tam olarak neler olduğunu bilmiyor. Bu gerçeği aklımızın bir köşesinden tutarak sormak istiyorum; “Gecenin Kıyısı” nasıl doğdu, senaryonun ilk kıvılcımından itibaren anlatmak gerekirse… Karakterlerin hemen hepsinin asker oluşu da ayrıca hikâyede darbe girişiminin odak noktası olarak alındığı izlenimini doğuruyor açıkçası.
Gerçekten ilk kıvılcımı söyleyeceksek, her şey gazetede okuduğum bir makale ile başladı. Ben Almanya’da doğdum ve orada yaşıyorum fakat Türkiye’de olup bitenleri büyük bir ilgiyle daima takip etmişimdir. Türkiye’nin doğusunda, küçücük bir kasabasında, öfkeli vatandaşlar orada yatan ölülerin terörist olduğunu sanarak yeni koyulmuş mezar taşlarını yıkmışlardı. Ve o kasabanın belediye başkanı bununla ilgili ilginç bir şey söylemişti: “Bütün bu nefret ve öfkeyle insanlığımızı kaybedeceğiz.” Buradan yola çıktım. Kendim de bunu anlamak istediğim için. Bu öfke, bu şüphe nereden geliyor? Böyle bir toplumda insan olmak, ne demek? İnsanlar hangi stratejilere başvuruyor? Türkiye daima bir zıtlıklar ülkesiydi, fakat sanki son 10 senede aşırı derecede kutuplaşma var; gerçi bu, dünyanın her yerinde görülüyor. Ve askerler dünyası benim için giderek otoriterleşen bir toplumu yansıtıyor. Yani ben oturup, şimdi bir darbe filmi yazacağım diye bir durum yoktu. Başta iki kardeşin yolculuğu vardı. Ve ondan sonra her şeyin bu gecede geçebileceği fikri çok çabuk geldi. Çünkü o gecedeki durum, o bahsettiğim şüphe ve öfkeye çok iyi bir şekilde odaklanıyor. Kimse doğru dürüst bir şey bilmiyor. Eğer insani trajediyi bir kenara koyarsak, tüm bu durum dramaturjik açıdan, anlatım açıdan son derece heyecan verici. Ana karakterimizin bütün dünyası alt üst ediliyor. İnandığı her şey yalan çıkıyor. Şimdi ne yapacak? Zaten beni esas ilgilendiren şeyler bunlardı. İnsanların bu şartlar altındaki tepkileri, tavırları. Ama tabii ki de Türkiye’deki seyircinin çok özel bir şekilde darbe unsuruna odaklanmasını gayet doğal buluyorum.

İNSANLAR, TAVİZLER, SEÇİMLER…
İki kardeş arasında eskiye dayanan bir gerilim, hatta belki bir husumet var. Bunun otoriter bir babanın evlatlarını sert kurallar koyarak yetiştirmesinden kaynaklandığı hissediliyor. Bir yol filmi formunda ilerleyen filmde iki kardeşin aralarındaki meseleleri nasıl çözümlediğini (ya da çözümlemeye çalıştığını) izlerken Türkiye’de yaşanan toplumsal travma bunda ne gibi bir rol üstleniyor?
Darbe girişimini kastediyorsanız, hiçbir rol üstlenmiyor. Ya da daha doğrusu, bu gecenin olayları tabii ki öncelikle ana karakterinin dünyasını alt üst ediyor. Sinan’ın dünyasını sarsıyor. Ama bence daha önceden de kendi kalbinde bildiği bir şeyi teyit ediyor sadece. Film sonunda, Sinan hayatının viranelerinin önünde duruyor. Ama aslında, sizin de fark ettiğiniz gibi, filmdeki konulardan biri, iki kardeş arasındaki var olmayan iletişim. Gerçek bir iletişim olmuyor. Veya olmuyor gibi. Kimse kendi perspektifinden, açısından çıkamıyor. Hapsolmuş gibi. İkisi de diğerinin pozisyonunu göremiyor. Ve benim için filmin konulardan bir tanesi kesinlikle şuydu: “İnsan kendine ve aynı anda başka bir şeye sadık kalabilir mi? Yoksa bir yerden taviz mi vermemiz lazım?”. Burada benim ilgimi çeken şeyler, insanların stratejileri, yani toplumda hayatta kalabilmek için stratejileri. Birinin stratejisi, ‘en iyi asker, en iyi oğul, en iyi vatandaş ben olacağım’. Hatta kendisini, özünü de unuttuyor. Diğerinin stratejisi ise, ‘isyan’. Ve her ikisi de başarısız.
KELİMELER YETERSİZ KALDIĞINDA SİNEMA YA DA MÜZİK
Filmde bir rüya sahnesi var, Sinan kendini harabe halindeki askeri binada dolaşırken görüyor düşünde. Düşler genellikle içerdikleri simgelerle taşınırlar filmlere ya da başka sanat eserlerine. Bu anlamda Sinan’ın gördüğü o harap olmuş bina neyi simgeliyor sizin hikâyenizde?
Burada bir simgeden ziyade benim ilgimi çeken veya yapmak istediğim, seyircinin bilinçaltında bir şeyler hissetmesi. Yani bunun aklıyla ve mantığıyla anladığı bir şey olmasını istemedim. Buna benzeyen – illâ ki rüya (siz bu tabiri kullandığınız için kullanıyorum) olmasına gerek yok -bir kaç tane an var filmde. Bazen bunları kelimelerle, aklımızla ifade edemeyiz. Zaten sinemanın aslında rüya gibi bir kalitesi vardır, belki de esas gücünü burada gösteriyor. Ve rüyalarda olduğu gibi akıl ve mantıktan daha derin bir yerden vuruyor bizi. Caz müzisyeni Charlie Parker’ın güzel bir sözü vardı: “Kelimelerle ifade edebilsem, çalmama gerek kalmazdı”.
Filminiz Adana Film Festivali’nde Yılmaz Güney Ödülü’nü kazandı. Bu ödül ve özel olarak da Yılmaz Güney sizin için ne ifade ediyor?
Bu ödül benim için çok büyük bir önem taşıyor. Öncelikle, filmin Türkiye’deki alacağı tepkiler benim için zaten baştan çok önemliydi, belki de en önemlisi. Ondan sonra adı üstünde: Yılmaz Güney. Hepsini izlemediysem de bazı filmlerini hâlâ bügün de gayet güçlü buluyorum. “Umut” olsun veya tabii ki “Yol”. “Yol”daki bazı sahneler, hele o karda geçen sahneler… Sadece John Ford’un filmlerinde gördüm bunları. Arkaik bir şekilde, insan doğaya karşı. Yalnız şunu da eklemek istiyorum, benim için bana bu ödülü veren insan da en azından aynı önemi taşıyor. Ödülü Nuri Bilge Ceylan’ın başkanlığındaki bir jüriden, ve özellikle onun ellerinden almak gerçekten çok özel bir andı.

‘AİLE SENİ MAHVEDEBİLİR YA DA…’
2012 tarihli kısa filminiz “Erkek Kardeş”i (Brüder) izleme fırsatım olmadı ama kardeşlik mevzu sanki sizin özel olarak ilginizi çeken bir konu, bunun özel bir sebebi var mı? (Filmdeki soruyu da yanıtlayabilirsiniz isterseniz, “kardeşiniz var mı”, sorusunu..)
Evet, kardeşim var. Çok iyi de geçiniriz. İzah edilmesi kolay değil, birkaç kere denedim bile, başka bir şeyler yazmayı, oluyor da, ama bir an geliyor ki, kendi kendime diyorum ki, ya bunlar kardeş olsa ne olur acaba? Bilmem, sanki içimdeki bir kapı açılıp çıkmak isteyen şeyler nihayet çıkabilir gibi. Zaten bildim bileli özellikle kardeş hikâyeleri ilgimi çekmiştir. Ama bütün bunlar gayet genel şeyler. Kabil ve Habil’den beri bunlar insanların temel öyküleri arasında. Ondan sonra şu da bir gerçek tabii ki: Aile ve kardeş hikâyeleri çok güzel bir şekilde toplumdaki yaraları ve çelişkileri anlatıyor. Aile çok ilginç bir şey. Seni yukarılara kaldırabilir de, seni mahvedebilir de. Ve ister istemez, nefret etsen bile, ömür boyu bu insanlara bağlısın. Bu zorunlu bağlılık çok ilginç durumlar yaratabilir.
TEGİRGİN EDEN SEÇİM SONUÇLARI
Biraz da güncel bir soru soralım; Almanya’daki son seçimlerin sonuçları ne anlama geliyor sizce? Orada yaşayan Türkler için de ne anlama geliyor tabii?
Aşırı sağ partinin yükselişini mi kastediyorsunuz? Almanya’nın Doğu ve Batısı arasında çok büyük farklar var. Doğusunda bazı yerlerde yaklaşık % 40-45 oy almışlar sağcılar ve bu, neredeyse her iki kişiden birinin aşırı sağcıları seçtiği anlamına geliyor. Şunu da okudum, benim yaşadığım şehirdeki muhit, Almanya genelinde sağcılar için en düşük sonucu almış. İnsan tedirgin oluyor. Ama bu sadece Almanya’daki seçimlerle ilgili değil, çünkü tüm dünyada benzer gelişmeleri görüyoruz: Fransa, İngiltere, İtalya, Türkiye, Amerika. Ve herkes böyle olursa, kafa tutmalar da daha olası olur. Ve muhtemelen savaşlar da. AB’nin çöküşü… Kim bilir neler olacak? Daha fazla anlatılacak hikâyeler.

ALMANYA’DA TÜRK OLARAK BÜYÜMEK…
Filminizi Türkiye’de çektiniz ama Almanya’da yaşıyorsunuz. Orada yaşayıp, Türkiye’de film çekmek daha mı avantajlı bazı açılardan ve bu şekilde Türkiye’de film çekmeye devam etmek niyetinde misiniz?
Bir avantaj kesinlikle dışarıdan olan bakış. Dışarıdan bakınca, insan bazen başka şeyler fark ediyor. Türkiye’deki yapımcım bana şunu söylemişti: “Türkiye’de yaşayan biri bu filmi kesinlikle başka bir şekilde çekerdi.” Daha iyi veya daha kötü demiyorum. Sadece başka. Türkiye’den biri, sadece o darbe gecesini kendisi yaşadığı için, bütün o olaylara bambaşka bir şekilde odaklanırdı. Bu arada, bu dışarıdan bakışım Almanya’da da var. Yani Alman toplumuna karşı bakışım… Dışarıda kalan birinin hissini her yerde taşıyorum içimde. Sorunun ikinci kısmına gelince, evet, Türkiye’de film çekmeye kesinlikle devam etmek isterim. Buradaki çehreler, hikâyeler bana başka ve çok güçlü bir sekilde hitap ediyor. Türkiye’ye karşı kalbimde çok büyük bir sevgi var. Ve bazen de hayal kırıklığına uğratıyor. Ama bunlar çok kişi için geçerlidir ve kesinlikle de Almanya’da bir Türk olarak büyümemle ilgilidir.
Sinemacı olarak hangi yönetmenleri beğenirsiniz? “Ustam” diyebileceğiniz, izinden gittiğiniz isimler var mı?
İzinden gittiğim birisi yok, en azından bilinçli bir şekilde yok. Ama çok beğendiğim ve beni çok etkileyen yönetmenler var tabii ki. Akira Kurosawa, Masaki Kobayashi, Mikio Naruse veya Yasujiro Ozu kesinlikle benim için çok önemli yönetmenler. Veya Luis Bunuel, hele Jean-Claude Carrière ile yazdığı filmlerin kalbimde çok özel yeri var. Ve özellikle o dönemin İtalyan yönetmenleri. Federico Fellini. “Cabiria’nın Geceleri”nin (Le Notti di Cabiria, 1957) sonu kesinlikle sinema tarihinin en güzel sonlarından biri. Cabiria sanki kendine has bir film okulu. İyi bir film nedir, bu filmi izleyip hepsinin farkına varabilirsin. Ettore Scola ve tabii ki Antonioni ve Sergio Leone. Ve tanımayan varsa: Antonio Pietrangeli’nin “Onu İyi Tanırdım” (Io la Conoscevo Bene, 1965) filmini izlemediyseniz kesinlikle izleyiniz. Yönetmen nispeten genç öldüğü için İtalya’nın dışında fazla tanınmıyor. Harika bir film. Alain Resnais’nin “Geçen Yıl Marienbad’da” (L’Année Dernière à Marienbad, 1961) filmi… Bana bütün vücudumda hissettiğim bir heyecan veriyor. Veya Joseph Losey’nin, Harold Pinter ile işbirliği yaptığı filmler. Bergman’ın “Persona”sını (1966) ilk izlediyişimi çok iyi hatırlıyorum. Demek bunlar mümkün, diye şaşkın şaşkın ve sevinerek tespit etmiştim. David Lynch, Mike Nichols, Nuri Bilge Ceylan, Kiarostami, Coppola, Kubrick, Chaplin. Reha Erdem’in de bazı filmlerini çok severim. Jean-Pierre Melville, Marcel Carné, Henri-Georges Clouzot. Bütün bu yönetmenler tüm veya bazı filmleriyle beni kesinlikle çok etkilemişlerdir. Yani bir yerde de her zamanki olağan şüpheliler. Hepsini severim, fakat bazılarının dediğim gibi, kalbimde çok özel yeri var. Bu bir sürpriz değildir herhalde, Martin Scorsese’nin “Kızgın Boğa”sı (Raging Bull, 1980) benim için belki de çekilmiş en güzel kardeşler filmi. Sinema tarihinin en güçlü filmlerinden biri. Ve zaman geçtikçe daha da belli olacak. Joe Pesci hayatının en iyi performansını gösteriyor bence. Veya Antonioni’nin filmi “Batan Güneş”in (L’eclisse, 1962) son dakikaları. Antonioni orada o son dakikaların kurgusunda kelimelerle asla ifade edemeyeceğin bir şeyler yapıyor. Daha saatlerce devam edebilirim bu arada. Ama ne kadar da beğensem hepsini, bunların hepsi sadece bir başlangıç noktası olabilir. Varış noktasını kendimiz bulmalıyız.
Sinema dışında nelerden beslenirsiniz? Müzik, edebiyat, sahne sanatları…?? Sizi yaratıcı olarak etkileyen, tetikleyen isimler ya da eserler hangileridir örneğin?
Bu, günden güne tabii ki değişebilir. Burada da pek şaşırtan bir şeyler söylemeyeceğim: Okumayı çok severim ve özellikle de tiyatro oyunlarını. Harold Pinter’in “Betrayal”ini çok severim. Mimari yapılar beni çok etkiler. Tablolar ve tabii ki müzik. Belki de en gizemli ve en güçlü sanat. Bütün bedenimizle bir şeyler yapar müzik. Sevdiğimiz müziği dinlediğimizde, bütün bedenimizle o müzik oluyoruz. Ne kadar da sevsem okumayı, şu ana kadar hiç bir kitap beni vücudumla haraket etmeye zorlamadı, müziğin yaptığı gibi. Ve sonuçta tabii ki yaşamın kendisi, yaşadığımız korkular ve hayal kırıklıklarımız, rüyalarımız ve başarısızlıklarımız.